İnanma İhtiyacı [üç]

on5yirmi5.com yazıları, Sosyoloji Yorum Yok »


İnsanlık tarihinin bilinen ilk tarihinden günümüze kadar gelen dönemlerine baktığımızda iki farklı örneğin öne çıktığını görürüz. Birincisi var olan durumdan hiçbir şekilde rahatsız olmayan, yaşadığı hayata anlam katma çabasına girmeyen ve ideolojilerin belirlediği kurallara riayet eden insanlar. Tarih skalasının büyük kısmını bu çizgiye mensup olanlar oluşturur. İkinci modelde ise düşünsel eleştirisini hayata uygulayıp, süregelenden rahatsızlık duyan ve bunun için mücadele eden insanlar. Bu insanlar için de hainlikten kahramanlığa, bilginlikten kâhinliğe kadar farklı tonlarda unvan, yergi ya da övgü olarak telaffuz edilmiş/edilmektedir. Bu iki grubun çatışmasından ortaya çıkmış bir de “üçüncü yol”cular vardır ki bunlar da sistemle çatışmaya girmeden öz ile ilgilenmektedir. Günümüzde, bahsi geçen iki tarafa da dâhil olmayıp, iki tarafın ürettiği dil ve değerler bütününden istifade ederek bir harita çizen üçüncü yolcuların sayısı azımsanmayacak kadar fazladır. Buna rağmen toplumdan dışlanma korkusuna, bulundukları ortamların baskısına maruz kaldıklarından ve sayıca az olduklarını düşünmelerinden ötürü gerek söylem gerekse eylem bakımından gün yüzüne çıkmamak için azami çaba sarf etmektedirler.

Gelenek, inançların toplum üzerindeki etkilerini belirlerken, sınıfsal ayrımcılığa kutsiyet atfedip, bireyi belirli kalıplar içine sokan bir anlayış üretmiştir. Yaratılışta herkes eşit olmasına rağmen, gelenekçi muhafazakâr insanlar nezdinde eşitlik “bir ideolojik kimliğe mensup insanlar tarafından bayraklaştırılan boş küme” olarak algılanmaktadır. Emek, adalet, barış, özgürlük gibi kavramlar da eşitlik kavramının uğradığı muameleye tabi tutulmuştur. Buna göre “zenginin zenginlikle, fakirin de fakirlikle imtihan olması” gibi bir söylem, geleneğin sınıf algısında nasıl dinleştiğinin de göstergesi niteliğindedir. Dinin, kültürel ve siyasi gömlekler giydirilmesi neticesinde ideolojik bir olgu haline dönüşmesine toplumsal bir tepki verilememesi de dinin gelenekselleşmesi tezimize örnek teşkil eder. Kimi zaman din gelenekleşmiş kimi zaman da gelenek dinleşmiştir. Bu zihin tahribatının yol açtığı derin yara, bir neslin yok olmasıyla kapanmayacak büyüklüğe ulaşmıştır.

Kendisine sunulan inanç ve yaşam biçimini hiçbir çaba sarf etmeden, olduğu gibi kabullenip yaşayanlar, ne yaşadıklarının farkında olur ne de savunulacak bir teze sahip olur. Gözünü açmasıyla birlikte cebinde bulduğu hayatın yalnızca gönül kuvvetiyle devam edeceğine inananlar, tam anlamıyla bir uyuşmuşluk içindedir. Bırakın dini, geleneği insanın kendisi başlı başına tefekkür gerektiren bir konu olmasına rağmen yine insan nezdinde gereken ilgiyi görmemektedir. Çoğu insan bir futbol takımı, siyasi parti, ideoloji ya da herhangi bir taraf gerektiren müesseseye gösterdiği ilginin zerresini dâhi kendi varlık sebebi karşısında göstermemektedir. İnsanın içine girip çıkamaması ve orada kaybolması için etrafında onlarca girdap oluşmuştur. Bugün artık taraflar, girdaplar içinde oldukları halde birbirlerine “Senin tarafın yanlış, batıyorsun!” diye bağırmaktadır. Bu, hızla akıp giden hayatın içinde kendisine yer edinemeyip girdaba atlayan ve bulunduğu yerin tek kurtuluş olduğunu sanan insan haykırışıdır. İnsan, zihnine giydirilen gömlekleri sorgulayamadığı müddetçe başkalarını bataklıkta görürken, kendi durumu hakkında en ufak bir fikir yürütemeyecektir. Bu, yalnızca dinsel öğretiler için değil, başta dinsizlik olmak üzere ideoloji ve muhtelif akımların tamamı için geçerli bir söylemdir. Çünkü kendi içinde parçalara ayrılıp kutuplaşan din karşısında dinsizlik ve ideoloji de bir kutup olarak belirmiştir.

İnsan, kapasitesi miktarınca inanmak istediği şeyin çıtasını belirleyebilecek durumdadır. Buna rağmen bir şeye ne denli inanıp sahip çıkacağına karar vermesi engellenmiştir. Karşısında topyekûn bir kabullenme ve reddetme dışında seçenek bulunmamaktadır. Kişinin analitik olabilmesi, doğruyu yanlışı birbirinden ayırt edebilmesi istenmemektedir. Bu, sosyolojik bir vakıa olması dışında dinamik ve statik (Ekonomik, siyasal vb.) bir dizi uygulamanın da egemenler tarafından rahatça hayata geçirilebilmesi anlamına gelir. Öncelikle toplumun inanma ihtiyacı belirlenmiş ve bu ihtiyaç gelenekle harmanlandıktan sonra şahsi çıkarlar gözetilerek topluma “İşte, ihtiyacınız olan şey bu!” diye sunulmuştur. Sorgulanmayan, eleştirilmeyen, düşünülmeyen hiçbir inanç, ideoloji ve yaşam biçimi ne insana ne de topluma fayda sağlayamaz. Sorgu ve eleştiriden kastımız kesinlikle kör bir muhalefet değil, var olanı daha şeffaf, sağlıklı, mantıklı ve yararlı yapacak söylem geliştirmektir. Dini metinlerin düşünce bilimi için en uygun metinler olduğu ortadayken, onlara ölü sözler muamelesi yapmak öncelikli olarak o sözlerin sahibine ihanettir.

Afrika’nın maden yatağı barındıran bölgelerine ilk ulaşan kâşifler, insanlara bir şeye inanmayı mecbur kılıp, madenlerine el koymuştu. Bilekleri, gerdanları değerli mücevherlerle dolu olan, fakat bu mücevherlerin herhangi bir maddi karşılığının olduğunu bilmeden yalnızca süs niyetiyle kullanan yerli kadınlar, kâşiflerin ilk hedefi olmuştu. Kadınlar, vücutlarını örtmek için yaprak kullanırken, kâşifler de “Bu şekilde yaşamanız ayıp; siz şu kolunuzdaki, boynunuzdaki taşlardan bize getirin; karşılığında size şu gördüğünüz iç çamaşırlarını, etekleri, elbiseleri verelim.” şeklinde bir teklifle gitmiş ve başarılı olmuşlardı. Yerli kadınlar, çıplak vücutlarını kapatmak için yaprak kullanmanın ayıp olduğuna, bu şekilde yaşanmayacağına inandırılmış ve hiçbir sorgulama yapmadan ne kadar değerli taşları varsa elbise karşılığında kâşiflere vermek zorunda bırakılmışlardı. Bu örnek, yalnızca Afrika Kıtası’nın yaşadığı acı süreci anlamak için değil, kendi yaşadığımız süreçleri de doğru okumamız ve anlamamız açısından önemlidir. Benzer şeyler, tüm teolojik ve ideolojik akımların ileri sürdüğü argümanlarla hayat bulmuş ve hatta hayatımızın içine girmiştir. İnsana önce ihtiyaç inandırılır. Ardından da ihtiyacın karşılanması için talepler sıralanır. İnançlar, çok kolay biçimde istenilen düşünce yapısına büründürülebileceği için, art niyetli insanlar elinde silaha dönüşebilir.

Friedrich Nietzsche’nin “Tanrı öldü!” söylevini de tüm bu söylediklerimiz ışığında değerlendirmek gerekir. Nietzsche’nin kast ettiği şey inançsızlık değil, öz’ün inanç adına yok edilmesi durumudur. Zaten bu sözün ardından da “O’nu biz öldürdük.” der. Buradaki tanrı, aslında Kilise’nin şekillendirdiği ve insanlara dayattığı inanç biçimidir. Zira Kilise’ye başkaldıran insanların çıkış noktaları da Kilise’nin din adına insanlara zulmetmesi durumudur. Karl Marx’ın “Din afyondur!” sözüne de bu pencereden bakmak gerekir. Zira Allah, hiçbir söz ve buyruğu insanlar bununla uyuşsunlar diye zikretmemiştir. Aksine bu sözleri; toplumsal düzen sağlansın, zulüm ortadan kalksın, insanlar mutlu bir hayat sürsün, akıllarını kullanarak medenileşsin diye göndermiştir. Yaratıcının bildirdiği ve bugüne kadar ulaşan tüm ritüel, emir ve örnekler insanı nitelikli bir varlık yapmak içindir. İbadet bir amaç değildir. İbadet, insanı üst düzey bir seviyeye yükseltecek, onu sürekli dengede tutacak, muhtelif değerler kazandıracak bir icradır. Buna rağmen özellikle ibadetleri sadece amaç olarak görüp, bunlardan hiçbir şekilde kendi hayatına pay çıkartmayan ve ibadetin öz mesajını görmezden gelenler, bir anlamda “din afyondur” sözünü hayatlarıyla gösteren kimselerdir. Yalnızca gönül kullanılıp, akıl kullanılmadan uygulanan yöntem insanı uyuştururken, gönlü bir kenara bırakıp, sadece akılla hareket eden yöntem de insanı sapkın bir hale dönüştürür. Bu noktada kalp ve akıl birlikte hareket etmek zorundadır. Din, kalp ve aklı birlikte hareket ettiren insanlar nezdinde muhteşem bir yoldur.

Devam edecek…
Not düşelim: İnanma İhtiyacı yazı dizimiz ağırlıklı olarak “üçüncü yol”culara selam vermek için hazırlanmıştır.
Yazının 1. Bölümünü buradan;
Yazının 2. Bölümünü buradan okuyabilirsiniz.

Nurdal Durmuş
Sosyal Medyadan Takip Etmek İçin;
web : http://www.nurdaldurmus.com
facebook : http://www.facebook.com/nurdaldurmus
twitter : http://www.twitter.com/nurdaldurmus

İnanma İhtiyacı [iki]

on5yirmi5.com yazıları, Sosyoloji 7 Yorum »


İnsan, mizacı gereği bir şeye inanma zorunluluğu hisseder. Hiçbir şeye inanmadığını iddia etmek ve bu doğrultuda yaşamak hem çok zor hem de sıkıntılı bir sürecin işareti olmakla birlikte, hayatın belki de en mücadeleci sürecini kapsar. Çünkü insan fıtratında bir takım inanç kodları vardır. İnsanın, fıtratında yer alan bu kodların üzerine perde çekmesi ya da o kodlarla olan bağını koparmak istemesi bile inanılması gereken şeyi yok edemez. Bu durum olsa olsa yalnızca inanç çekirdeklerinin gün yüzüne çıkmaması için verilen boşuna bir çabadır.

Bahsi geçen kodların insan hayatında nasıl kullanılması gerektiğini anlatmaya çalışan; bunu yaparken de çoğu kez muhatabına hazır bir sofra kurup, o sofradan sebeplenmesini, başka sofralara hiç bakmamasını ısrarla vurgulayan çeşitli yapılar vardır. Her inanç sisteminde ve tüm dünya da hiçbir itikat ayırmaksızın bu yapıları popüler kullanımıyla cemaat olarak adlandırabiliriz.

Cemaat denen bu yapılar, varlıklarını hiyerarşik ilişkilerle tekdüze edip, muhataplarının da sistem içerisinde asimile olmasını, kendisine sunulandan daha fazlasını talep etmemesini, hatalı davranış da gösterse, yapının tüm organlarını koşulsuz şartsız desteklemesini/savunmasını ister. Oluşumlar, kendini öyle korunaklı bir hale getirmişler ve öyle yüceltmişlerdir ki ürettikleri “dil, inanış ve yaşam biçimi” asla bir sorgulamanın, yargılamanın ya da eleştirinin konusu olamaz. Oluşum içinde yer alan hiç kimsenin “Ben bunu neden yapıyorum, neden yapmalıyım?” deme hakkı yoktur. Birey, böyle bir söyleme bürününce yapıdan dışlanacağını bilir. Akla ve yaratıcının kanunlarına ters gelen onlarca konu için en ufak bir sorgulama gereği hissetmez ve bunu da “Hocalarımız, büyüklerimiz, önderlerimiz böyle buyurmuş; biz onlardan daha iyi mi biliyoruz?” savunmasıyla geçiştirerek derinlemesine bir düşünme biçiminden ısrarla kaçar.

Bu oluşum içerisinde barınmak isteyen bireylerden öncelikli olarak tam teslim olmaları, yaratıcının en çok üzerinde durduğu “aklı kullanma” kavramını bir kenara bırakmaları talep edilir. Birey, sözlü olarak böyle bir taleple karşılaşmasa da bu yapılar içerisinde kendisine sunulan bilgi ve anlatılarla bu donanıma sahip olur. İnanmak istediği şeyin doğru mu, yanlış mı olduğu bir noktadan sonra önemini yitirir. Önemli olan inanma ihtiyacına yönelik tatminin gerçekleşip gerçekleşmediğidir. Zihinsel ve ruhsal rahatlamanın gerçekleşmesi halinde kişi, icra edilen ritüel formlarının vermek istediği mesajı anlamak yerine rahatlamasını devam ettirdiği için, içinde bulunduğu yapıya daha sıkı bağlanır. Uygulanan ibadet ya da ibadet zannedilen söylev, anma ve hurafelerin ifade ettiği anlam ile insanı ulaştırmak istediği konum önemsizleşir. İnsanların anlaması ve ders çıkartması için gönderilmiş mesajlar ezberlenilmiş ve sürekli tekrar edilen, ama kişinin zihninden en ufak bir yankıya yol açmayan bir dizi görev olmaktan öte gidemez. Önemli olan şekildir. Kişi, her gün defalarca bir dizi mesajı terennüm edip ritüelleri icra etmesine rağmen, ne söylediğinin ne de yaptığının farkında değildir. Çünkü bahsi geçen yapılar, kişiden bunları sorgulaması ve bunlar üzerinde düşünmesini hiç talep etmemiş, aksine ne kadar fazla yaparsa o kadar sevap puanı toplayacağının müjdesini vermiştir.

Müslümanlar, İslamiyet’in geliş nedenlerini sıralarken Hıristiyanların kutsal kitaplarını tahrif ettiğine inanır. Bu, İslam’ın kutsal kitabında da anlatılan ve bizim de sebep/sonuç ilişkisini ilkyazımızda belirtmeye çalıştığımız elbette ki gerçek bir hadisedir. Evet, Hıristiyanlar, kutsal kitaplarını tahrif edip İsa’yı Allah’ın oğlu mertebesine çıkartmıştır. Aslında Hıristiyanların, İsa peygamberi Allah’ın oğlu olarak adlandırması ile birçok Müslümanın, sahih hadis olmamasına rağmen Hz. Peygamber (s.a.v) için “O olmasaydı evren yaratılmazdı, yerler ve gökler onun yüzü suyu hürmetine yaratıldı.” demesi arasında ne teoride ne de pratikte bir fark yoktur.

Peki, Müslümanlar arasındaki bu denli kopuşun, ayrılığın ve çatışmaya gidecek kadar büyük mezhepsel farklılıkların sebebi nedir? Maalesef Müslümanlar, Hıristiyanların kitapta yaptığını zihinlerinde yapmış; kutsal kitabı, hadisi, kelâmı, menkıbeyi, hikâyeyi, uydurmayı, yorumları; sahihi, gerçeği, sahteyi, vb. aynı yerde toplayıp hiçbir şekilde ayıklama gereği gütmemiştir.

Allah, peygamberlerini model olarak gönderdiğini ve onlardan istifade etmemizi söylerken; birçok insanın zihninde peygamber, asla ulaşılamayacak, hiçbir zaman onun gibi olunamayacak yüce varlık olarak belirip falanca dua şu kadar söylenince rüyalara giren, zor zamanlarda yardıma koşan, gaipten seslenen biri olarak ne yazık ki aslî görevinden uzaklaştırılmıştır.

Allah, kullarından öncelikli olarak yatay yani başka insanlara, canlılara, çevreye fayda sağlayan; onlar arasında adalet gözeten, zulümle savaşan, dünyayı yaşanılabilir bir yer yapmak için çaba sarf eden bir ilişki ister. Tüm ibadetler hedef olarak kişiyi bu mertebeye ulaştırmak için, dikey bir ilişki çerçevesinde talep edilmektedir. Aksi halde kişinin kendisine bile fayda sağlamayacak, ne dediğini bilmeden yerine getirdiği ve toplumun sıkıntılarına çözümü olmayan bir ilişkiyi isteyeceğini düşünmek “kolaycılık” olur.

Not Düşelim: İnanma İhtiyacı yazı dizimizi önyargısız değerlendirmeniz, en nihayi hedefinin Allah’ın bizden istediğinin aslında ne olduğu konusunda bir kaç farklı bakış açısı sunmak olduğunu belirtmeliyim. Bu konuda her türlü eleştiri ve katkıya da açık olduğumuzu özellikle beyan ediyoruz.

Yazının ilk bölümünü buradan okuyabilirsiniz.

Nurdal Durmuş
Sosyal Medyadan Takip Etmek İçin;
web : http://www.nurdaldurmus.com
facebook : http://www.facebook.com/nurdaldurmus
twitter : http://www.twitter.com/nurdaldurmus

Mihriban mı, Mihribanım mı?

Video kulübü Yorum Yok »


İki farklı Mihriban şiiri vardır.
İlk şiir Abdürrahim Karakoç’un platonik dönemidir.

Bu dönem yazdığı şiirde;
Sarı saçlarına deli gönlümü
Bağlamışlar, çözülmüyor Mihriban.
Ayrılıktan zor belleme ölümü
Görmeyince sezilmiyor Mihriban.

‘Yâr’ deyince, kalem elden düşüyor
Gözlerim görmüyor, aklım şaşıyor
Lâmbamda titreyen alev üşüyor
Aşk, kağıda yazılmıyor Mihriban.

Önce naz, sonra söz ve sonra hile…
Sevilen, seveni düşürür dile
Seneler, asırlar değişse bile
Eski töre bozulmuyor Mihriban.

Tabiplerde ilâç yoktur yarama
Aşk deyince ötesini arama
Her nesnenin bir bitimi var ama
Aşka hudut çizilmiyor Mihriban.

Boşa bağlanmamış bülbül, gülüne
Kar koysan köz olur aşkın külüne…
Şaştım kara bahtın tahammülüne
Taşa çalsam ezilmiyor Mihriban.

Tarife sığmıyor aşkın anlamı
Ancak çeken bilir bu derdi, gamı
Bir kördüğüm baştan sona tamamı…
Çözemedim… Çözülmüyor Mihriban.
” diyerek derin bir çaresizlikten bahseder.

İkinci şiir aşkına karşılık bulduğu ama her şey için çok geç kalınan dönemdir.
Unutmak kolay mı deme
Unutursun Mihribanım
Oğlun kızın olsun hele
Unutursun Mihribanım

Zaman erir kelep kelep
Meyve dalda durmuyor hep
Unutturur birçok sebep
Unutursun Mihribanım

Yıllar sineme yaslanır
Hatıraların paslanır
Bu deli gönül uslanır
Unutursun Mihribanım

Hayat böyle bu gemide
Eskiler yiter yenide
Beni değil kendini de
Unutursun Mihribanım

Gün geçer azalır sevgi
Değişir herşeyin rengi
Bugün değil yarın belki
Unutursun Mihribanım

Süt emerdin gündüz gece
Unuttun ya büyüyünce
Bu işte tıpkı öylece
Unutursun Mihribanım
” diyerek ayrılığı teselli edecek nedenler sıralar.

En önemlisi ilk şiirinde Mihriban diye hitap ettiği kişiye ikincisinde Mihribanım diye seslenir.
Çoğu insan sadece ilkini bilse de sadece Mihriban değil, bir de Mihribanım diye iki farklı türkü vardır.
İkinci türküyü en güzel Selda Bağcan söyler.

Nurdal Durmuş
Sosyal Medyadan Takip Etmek İçin;
web : http://www.nurdaldurmus.com
facebook : http://www.facebook.com/nurdaldurmus
twitter : http://www.twitter.com/nurdaldurmus

İnanma İhtiyacı [bir]

on5yirmi5.com yazıları, Sosyoloji Yorum Yok »



Toplumu oluşturan temel strüktürlerin merkezine bakıldığında iki belirleyici faktör ile karşılaşırız; din ve gelenek. Bunlardan bağımsız bir alan ve düşüncenin varlığı, bireylerin birlikte yaşamasına, dolayısıyla toplum olma vasfına ulaşmasına imkân vermez. Din, geleneğin kırmızı çizgilerini belirlerken, ortaya çıkan tablodan da ister istemez etkilenir ve genel kabul görmüş özellikleri dışındaki hemen her konu için gelenekle birlikte hareket eder ya da etmek zorunda kalır. Din ve geleneğin ürettiği alanın kutsiteyi ve bu alanın sorgulanmaya kapalı oluşu bireyi genel bir ön kabule iter ve karşısına iki seçenek çıkartır; itaat ve red. Toplumun önemli bir kesimi tarafından benimsenmiş ve uygulanan bir şeyin eleştirilemez oluşu, araştırma, sorgulama ve şüphe etmeye müsait bir zemin bırakmaması karşısında kesin bir itaat tüm sıkıntıya çare gibi gözükürken, üçüncü bir seçenek üretemeyip peşinen reddetmek de aynı derecede kolaycılık olarak karşımıza çıkmakta. Küçük çaplı ve bölgesel olarak adlandırılan yüzlerce din modelini konunun dışında tutarak tüm dünyada genel kabul görmüş birkaç dine bakıldığında, her dinin onlarca farklı ana parçaya, her parçanın da kendi içinde üzüm salkımına benzer bir şekilde ayrışmaya gittiğini; ister ince ister kalın farklılıklar olsun her birinin aslında kendi otoritesini benimsetmek adına diğerine muhalefet ettiğini ve varlığının orijinal inanç formu olduğu sanrısını dayattığını görmekteyiz.

Geleneğin ortaya çıkmasında coğrafi şartlar, siyasi etkenler, iklim koşulları gibi durumlar etkin gözükse de din kavramı diğer tüm sebeplerin üstünde oturan ve geleneği biçimlendiren belki de en önemli katman. Din ve geleneğin iç içe oluşu, yaşam tarzının belirlenmesinde de belirleyici olmakta. Bu iç içe geçmişliğin ortaya çıkarttığı karmaşaya atfedilen kutsiyet de genellikle ilahi bir buyruk olarak adlandırıldığından, bölünmüşlük karşısında ne yapacağını bilmeden itaat yolunu seçen toplumun da inanç haritasını şekillendirmektedir. Her fırka kendi geleneğini de geliştirip, homojen ve hiyerarşik bir sisteme dönüşmeye oldukça müsait bir zemin geliştirmiştir. Buna göre ortaya çıkan yapı ve söylem kesinlikle eleştirilemez, yapının bayraklaşması ve belirlenen hedefe ulaşması yolunda her yol mübahtır, farklı söylemlerle bulunan kişi ve kurumlarla bağ kurulmasına sıcak bakılmaz, soru sormak ve düşünmek ayıp karşılanır, farklı bir görüşün dile getirilmemesi için de her türlü ortam hazırlanmıştır. Ortaya, içerisinde kendi örf ve geleneklerini oluşturmuş bir inanç biçimi çıkar ve kişi bu güç karşısında kendini çaresiz görüp, tüm akli melekelerinin üzerine kilit vurarak teslim olur ya da kendini kandırıp, aslında ne olduğunu bilmediği veya hiçbir zaman bilemeyeceği bir dizi ritüeli icra ederek inanma ihtiyacını karşıladığını zanneder. Bu yapılar, hayatın hemen her alanında bünyesinde barındırdıkları bireylerin düşünce yapılarına müdahil olup, şekillendirme görevi de üstlenerek; kişinin ne okuyacağı, neyi ne kadar düşüneceği, ne tarz ritüelleri yerine getireceğinden ne tarz giyineceğine kadar her konuda belirleyici unsur olur. Böylelikle herhangi bir yapıya intisab etmiş birey, kendini her anlamda yapıyı korumakla mükellef hisseder ve doğal olarak yapının otokontrol mekanizması da bireyler kanalıyla kurgulanmış olur. Bahsettiğimiz maddeler neticesinde ortaya çıkan model, dinin istediği özgür, orijinal ve düşünen birey olunmasını engellerken; tekdüze ve robotik bireyler ortaya çıkmasını sağlamıştır. Bu noktada “hangi din” sorusunun cevabı için kısa değerlendirmeler yapıp, konuyu devam yazımıza bırakırken, inanma ihtiyacının gerekliliğiymiş gibi dayatılan ezberci ve tekdüze zihniyete ilişkin, iki genel kabul görmüş din üzerinden kısa örneklendirmeler yapacağız.

Resmi olarak yeryüzü nüfusunun neredeyse yarısını temsil pozisyonunda bulunan Hıristiyanlığın çıkış noktası ve günümüzde geldiği konum arasındaki farklılıkları anlamak için M.S. 4.yy’da yapılan konsil veya konseylerin içeriklerine bakmanın yeterli olduğunu düşünüyoruz. Hz. İsa kanalıyla insanlara gönderilen mesaj, İsa’nın ardından müthiş bir dejenerasyona uğramış ve konseylere kadar farklılık içeren yüzlerce kutsal kitap metninin ortaya çıkmasına sebebiyet vermişti. Bu metinler, içlerinde ayet barındırmakla birlikte, dönemin önem sahibi kimselerinin düşünceleri ve havarilere ait sözleri de içermekteydi. Oldukça zor şartlar altında görevini yerine getiren İsa Peygamber’in içerisinde bulunduğu ortam, yaşadığı zorluklar, mesajı ulaştırma çabaları öncelikle iyi niyetli olarak “kutsal söz” atfedilse de toplumun geleneğinden, ilim sahibi kişilerin şahsi fikirlerine kadar her şey bu metinlere girerek bozulma meydana gelmişti. Zamanla, yüzlerce farklı görüşün “asıl din bu” şeklinde yargıya varması ve diğer fikirlerle çatışmaya girmesi neticesinde var olan tüm metinlerin bir heyet tarafından incelenmesine ve heyetin vereceği karar doğrultusunda ortaya çıkacak kitaba herkesin uymasına karar verilmişti. Nihayetinde oniki havari arasında kabul edilen Matta ve Yuhanna’nın yazdığı iddia edilen bölümler ile Luka ve Markos adlı iki kişinin yazdıkları Hıristiyanlığın kutsal kitabı kabul edilmiştir. Bugün ise üç ana mezhep altında/dışında onlarca farklı inanç teorisi hayat bulmuş olup, gizliden gizliye her biri diğerini dışlamakta ve yanlış bir inançta olduğunu iddia etmektedir. Tüm Hıristiyanların ortak değeri olan teslis (üçleme) inancı da bu konsillerde alınan karar neticesinde dinin ana maddesi olmuştur.

Genellikle Uzak Doğu diye adlandırılan bölgede yaşayan insanlarca tercih edilen Hinduizm ve Budizm ise dini inanış ve geleneğin tam anlamıyla birbirine geçmiş halini temsil etmektedir. Buddha’nın Peygamber olup olmadığı, Budizm’in bir din olup olmadığı tartışmalarına girmeden, bu öğreti içerisinde yer alan geleneğe baktığımızda karşımıza çıkan fotoğrafı, yaşam standartları üzerinden ifade etmeye çalışacağız. Aslında Budizm, Hinduizm’den doğan bir din olarak kabul edilmektedir. Hinduizm’in de bilinen bir Peygamberi ve kutsal kitabı yoktur. Birkaç ana Tanrı üzerinden yüzlerce farklı Tanrıya inanmayı gerektiren bu inanışta kişiler, kendi Tanrılarını kendi belirler. Böylelikle geleneğin eline büyük bir koz verilmiş olur ve toplumun tüm kesimleri kendi yaşamına göre bir Tanrı tasviri üretir. Bu inanış içerisinde bizi en çok ilgilendiren ve konumuzun merkezi olan inanma ihtiyacının gündelik hayattaki karşılığı olan kast sistemine bakmakta fayda görüyoruz. Bölgede oldukça yaygın olan kast sisteminin herhangi bir yazılı formu bulunmamaktadır. Bu yüzden sistem gayrı resmi olmasına rağmen herkes tarafından benimsenmiş ve hayata geçirilmiştir. Bu sisteme göre insanlar dört sınıfa ayrılır: Kanun koyucu ve krallar, üst düzey devlet görevlileri ve prensler, toprak ve iş sahipleri, işçi ve köleler. Bir de bu sisteme dahil olmayan dokunulmazlar vardır ki onlar insanlığın en aşağı tabakası olarak görülür. Gelenek içinde yer almadığı söylense de sözlü kültüre göre kadınlar sistemin en aşağı parçası olarak bile görülmez. Öyle ki bazı bölgelerde kocaları ölen kadınlar, dünyadaki vazifesini doldurduğu inancıyla kocalarıyla birlikte yakılır. Kast sistemine göre sınıflar arasında geçiş yapılamamakta, kim hangi hayatı yaşıyorsa, nasıl doğduysa, o şekilde ölmeye mecbur olmaktadır. Öldükten sonra dünyaya tekrar gelineceğine ama bu sefer bir üst kasttan gelineceğine inanılır. Birinci kastta yer alan kişiler de ölseler bile ölümsüzdür. Kadınların amacı da öldükten sonra dünyaya erkek olarak yeniden gelmektir. Böylelikle kadın, öldükten sonra dünyaya erkek olarak geri döneceği sanrısıyla, bir statüye sahip olacağına inanır. Bugün Hindistan’da yaşayan 1.2 Milyar insanın neredeyse yarısı tenekeden bir barakada, yani sokakta doğup, sokakta yaşayıp, sokakta ölmektedir. Milyonlarca insanın yaşadığı bu dramı sorgulamaması, buna isyan etmemesi ve kendisine sunulan hayatı tüm zorluklarına rağmen devam ettirmesi bu kast sisteminin nasıl bir uyuşturucu olduğunu da göstermektedir.

Not düşelim: Yalnızca iki farklı din üzerinden inanılan şeyin doğuşu ve buna duyulan ihtiyacı özetlemeye çalıştık. Devam yazımızda biraz daha yerli, bize ait ve genellikle konuşmaktan kaçındığımız şeyleri yazmaya çalışıp, üzerimize giydirilen ve çoğu kez ne olduğunu bilmediğimiz gömlekleri sorgulamaya çalışacağız.

Nurdal Durmuş
Sosyal Medyadan Takip Etmek İçin;

web : http://www.nurdaldurmus.com
facebook : http://www.facebook.com/nurdaldurmus
twitter : http://www.twitter.com/nurdaldurmus

Bugün Cumartesi [İki]

Denemeler & Günlükler, on5yirmi5.com yazıları, Video kulübü Yorum Yok »



Bugün Cumartesi – Üç Mart İki bin on iki

Bugün hiçbir şeyden daha hızlı yaşamamalı.
Hayatla aramızı birkaç adım açmalı.
Mesela bir şarkıya ikinci nakaratında eşlik etmeye başlamalı.
Bir kitabı son cümlesi okuduğunda anlamalı.
Bir film sonu tahmin edilmeden izlenmeli.
Telefon kapatılıp bir meçhule yürünmeli.
Cebe çakıl doldurup deniz taşlanmalı.
“Şuraya yetişmek gibi bir derdim yok!” diyerek zamanın hayata müdahale etmesini önlemeli.
Yavaş zamana inanıp hiçlik çoğaltmalı.
Daha sade, daha rütbesiz, şerlerden daha uzak kendi kıyılarımızda soluklanmalı.
İtina ile tamir edilecek ne çok şey olduğunun farkına varmalı.

Çünkü Hikâyesi olmayan insan mutlu insandır.
Türk insanının genel mutsuzluk durumuysa “çok fazla acı” hikâyesi olmasından kaynaklanmaktadır.

Bugün Cumartesi – On Mart İki bin on iki
Kalkar ve işe gidersiniz. Sokaklar bomboştur.
Yol radyoda çalan şarkıyla akıp giden bir zaman ırmağına dönüşür.
Notalar birer büyücü sözü gibi duru aklınızı, neşenizi alıp zehirli bir kederin koynuna atar.
Gerçekten bazı şarkılardan vazgeçememe nedenleriniz hiçbir zaman sizi terk etmeyebilir.
Çünkü şarkılar, geçmiş zaman ağacından kopartılmış çocukluğumuz gibidir. Ne zaman büyüdüğümüzü hatırlasak saklandıkları gizemli kuytulardan çıkıp kalbimizin başköşesine otururlar.
Sanırım çocuklukla şarkıların bir ilişkisi olmalı.
Biz büyüdükçe notalar da kirleniyor, hızlanıyor, bizi bu girdaba sürükleyen tempoya ayak uydurmaya çalışıyor.
Neyse ki radyoda Orhan Gencebay çalıyor. Islak sokaklar ve bahar güneşi insana çok şey düşündürüyor.
Bütün bu duyguları mahalle görmemiş, toz toprak yutmamış, ağaçtan düşmemiş, sünnetten kaçmamış, körebe, saklambaç oynamamış, tarlada çalışmamış, Anadolu solumamış, çobanlık yapmamış insanların anlaması zor.

Erdem Beyazıt’ın dediği gibi, “Apartman odalarında büyüyen çocukların bilmediği ve bilemeyeceği” düşüncelerdir bunlar.

Bugün Cumartesi – On Yedi Mart İki Bin On İki

Alışveriş merkezleri insan istilasına uğruyor, insanlar her şeyi tüketmek için alır ya da kazanır. Tüketemediklerimiz ise sahip olmadıklarımız, olamadıklarımızdır.
O yüzden sahip olmamak, her zaman sahip olunandan bana göre daha değerlidir.
İnsan mutsuzluğunun yegâne kaynağı ise aslında olması gerektiğinden daha fazla şeye sahip olması ya da kazanmış olmasıdır.
Ben buna kazandıkça kaybetmek diyorum.

Bugün Cumartesi – Yirmi Üç Mart İki Bin On İki

“Mutluluk herkesin beklentisi / Asıl mutsuzluğa da var mısın?” der Cemal Süreya
İstanbul esasında insanı mutlu eden bir şehir değil. Sadece kendi kaosuna çok alıştırdı. Bu yüzden İstanbul mutsuzluğun ilacı olduğuna inanılan şehirdir. Bir nevi inanma ihtiyacıdır İstanbul.

İçimde saklı duran, saklandığım bu şehirde, yaşamsal davranış biçimlerimden geriye büyümekten değil; içindeki sesi yitirmekten korkan bir ‘ben’ kaldı. Gördüklerimin, yaşadıklarımın sancısını hissedemez oldum.
Yalvarıyorum: “Ölümü unutmadan ellerimden tut! Yoksa düşeceğim!”

Bugün Cumartesi – Otuz Bir Mart İki Bin On Ki

Cebimden birkaç cümle çıkarsam bu ne olurdu diye iki satır kitap karıştırdım.
Melih Pektemir. “Her neyse… Duvar eskitmek, ayakkabı eskitmek, ömür eskitmek de güzel meslektir. Yaşamak güzel meslektir!” demiş.

Andre Gide, Dar Kapı’sında “Hissettikleri sıkıntıyı yaymak büyük kalplere yakışmaz.” demiş.

İsmet Özel, “Arapça ve Farsçayı dilimizden atarsak ‘hiçbir şey’ diyemeyiz.
Çünkü ‘hiç’ Farsça, ‘şey’ de Arapçadır.” demiş.

Bense “Rüzgârlı, uğultulu, sisli ve beyaz!” diye tanımladım bu günü ve ekledim

Ayna bizi hep hapseder. En çok da bakma cesaretimizi…

Evet, bugün Cumartesi.

Camdan bak ama sokaktan medet umma.
Tutabilirsen içindeki bahar sana doğru koşuyor!

Kurgusuz…
Aniden, sağanak yağmur gibi gelen…
Belirginleşen…

Nurdal Durmuş
Cumartesi günlüklerin ilk bölümünü buradan okuyabilirsiniz.

Nurdal Durmuş
Yazarı Sosyal Medyadan Takip Etmek İçin;

web : http://www.nurdaldurmus.com
facebook : http://www.facebook.com/nurdaldurmus
twitter : http://www.twitter.com/nurdaldurmus

Darbe nedir, darbeci kimdir?

on5yirmi5.com yazıları, Politika & Gözlem Yorum Yok »


Darbe nedir, darbeci kimdir?
Darbe yapanın isminin mi önemi vardır, yoksa arka planında darbeye destek veren kurum, ülke, rejim ya da sermayenin mi?

Darbe sonrası zindanlara atılan insanlara uygulanan işkence metotları, neden dünyanın bütün ülkelerinde birbirinin kopyası gibidir?

Bu metotları kim, neden oturup kurgulamış, ar-ge yapmış ve işkenceyi öğretilebilir bir ders haline getirmiştir?

İnsanlık adına ortak bir dil geliştirememiş, dünyanın kurulduğu günden beri birbirleriyle çıkar savaşları yapmış, ülkeler işgal etmiş; politik, kültürel, dini ve sosyal doku ekseninde siyasi olarak tek ortak değer üretememiş; demokrasi kavramları bile farklı olan devletler nasıl oluyor da söz konusu işkence olunca aynı torna tezgâhından çıkmış gibi birbirlerinin kopyası yöntemleri benimseyebiliyor ve uygulayabiliyor?

Bu kötürümü dünyaya kim öğretti?

Neden dünyanın bütün dillerinde ordunun sokağa inmesi ve yönetimi ele geçirmesin adı “darbe”dir?

Dünyada bir darbenin NATO’dan ve sermaye gruplarından destek almadan gerçekleşmesi mümkün müdür?

Bilindiği üzere küresel sermayenin ve NATO’nun destek vermediği bütün darbeler ya sonuçsuz kalmış ya da başarısızlığa uğramıştır.

12 Eylül Darbesi sırasında dönemin CIA Türkiye masası şefi Paul Henze’in askerî müdahaleyi “Your boys have done it- Seninkiler yaptı, bizim çocuklar işi bitirdi” anlamındaki bilgi notu, 12 Eylül Darbesi’nde ABD’nin, NATO’nun ve küresel sermayenin rolünü net olarak özetlemektedir.

Dönemin ABD başkanı Jimmy Carter’ın kulağına fısıldanan 12 Eylül Darbesi’nin galibi “o…” çocukları kimdir?

Kenan Evren’e “fahri doktora” unvanı vererek, onu ayakta alkışlayan üniversiteler hangileridir ve “Ordu göreve!” pankartı açan rektörleri kimdir?

Bu yüzsüzler Evren’den daha az mı darbeci ya da suçludur?

Diyelim bütün suçu darbenin yapıcısı değil, yürütücüsü olan Kenan Evren’e yıktık.
Peki, Kenan Evren’in yaptığı “Darbe Anayasası”yla darbeci yargılamak etik bir duruş mudur?

Evet, bu dava toplumsal değişimin sembolik de olsa geçmiş acılarıyla yüzeleşebilme cesaretidir.

Bu dava, Türkiye’nin en azından yakın gelecekte kışlayı meclise yaklaştırmayacak kadar olgunlaşmasın işaretidir.

Bu dava, pencere kenarında 30 senedir kaybettikleri çocukların yolunu gözleyen annelerin yüreğine biraz da olsun su serpecektir.

Bu dava, en azından bundan sonra hiç kimsenin artık eskisi gibi “devletten gücümüzü alıyoruz” diyerek insanlıktan çıkıp yargısız infaz cellatlarına dönüşmesini önleyecektir.

Evet, bu dava bize toplumun dönüştüğünün, kentleştiğinin, modernleştiğinin ve geri dönülmez bir hızla insanlaştığını sembolikte olsa göstermektedir.

Genel olarak bu hızlı gelişim insanlığı toplum vicdanından (modernite/gelenek) çizginde ayırsa da, bireyselleştirse de kimseyi kendimizden küçük göremeyeceğimizi bize öğretecek kadar güçlü bir devlet yapısının kanatları altında olduğumuzun farkına vardırıyor.

Evet, kötürümden kurtulmanın sınırı ve zamanı olmaz, ama Türkiye’nin alnına sürülen bu kara lekeden kurtulması için önemli son bir hamle daha yapması gerekiyor.

Yeni anayasa…

İç siyasetin ürettiği karmaşanın, dünya politikaların, Türkiye’nin değişen ve gelişen vizyonunun hazmedilememesi ve başına sürekli çorap örülüp kafasını bilmediği meçhullere yönlendirmesini sağlayan bütün şer odaklarının çabalarına rağmen “yeni anayasa” geciktirilmeden yapılmalı.

Yeni anayasa beklentisi geçmişte yaşadığı acıların artık son bulmasını isteyen insanların kursağında kalacak bir sevinç umudu olmamalı, hemen gerçekleşmeli.

Sonuç olarak bütün bu soruları ve verdiğimiz cevapları uzatmak mümkün.
12 Eylül darbesiyle yüzleşen Türkiye’nin ya da mahkemelerin vereceği sonuçlarla çok fazla ilgilenmediğimi söylemek isterim.

Benim için önemli olan kimsenin yaptığının, yaşattığı acıların yanına kâr kalmayacağını, bu ülkedeki tüm insanların, kurumların, rütbelerinin arkasına saklanan pek çok erkin anlamaya başlamasıdır.

Kim ceza alır ya da almaz bilemiyorum, ama kazananın bütün bu soruları kendine sorup cevaplarını bulamayan benim gibi insanların olacağı kesindir.

Nurdal Durmuş
Yazarı Sosyal Medyadan Takip Etmek İçin;

web : http://www.nurdaldurmus.com
facebook : http://www.facebook.com/nurdaldurmus
twitter : http://www.twitter.com/nurdaldurmus

Nevruz Kimin Baharı!

on5yirmi5.com yazıları, Politika & Gözlem, Sosyoloji 8 Yorum »

Zerdüşt tarafından miras bırakılan ve birçok kültürde bahar bayramı adı altında kutlanan Nevruz maalesef ülkemizde ağzımızın tadını bozan bir meydan muharebesi algısından öteye geçemiyor. Güncel ve günden olması nedeniyle diğer kültürlerden değil, ülkemizde özellikle Kürt kökenli kardeşlerimizin sahiplendiği bayramdan bahsetmekte ve biraz da aynaya bakmakta fayda var.

Hikâyeyi bilirsiniz. Kürtlerde Nevruz’un Demirci Kawa Efsanesine dayandığına inanılır. Kürt mitolojisindeki Kawa efsanesine göre, günümüzden 2500 yıl öncesinde Asurlu Zuhak adında zalim bir kralın emri altında yaşayan Kawa adında bir demirci vardır. Bu kralı tasvir ederken bir canavara benzetirler ve efsaneye göre her iki omuzunda da birer yılan bulunduğunu söylerler. Sözde bu kral, her gün bu iki yılanı beslemek için Kürtlerden iki genci sarayına kurban olarak getirtip aşçılarına bu iki çocuğu öldürtüp beyinlerini yılanlarına yedirirmiş. En sonunda bu zulümden bıkan ve bir şeyler yapmak isteyen Armayel ve Garmayel adlı iki kişi kralın sarayına aşçı olarak girmeyi başarırlar. Kralın yılanlarını beslemek için kurban edilen çocuklardan sadece birini öldürüp diğerinin gizlice saraydan kaçmasına yardımcı olurlar. Böylece ellerindeki bir insan ile kestikleri bir koyunu karıştırarak yılanlara verip her gün bir çocuğun kurtulmasını sağlarlar. Saraydan kaçırılan bu çocukların Kawa adlı demirci tarafından gizlice eğitilerek bir ordu haline getirilirler. Demircinin liderliğindeki bu ordu bir 20 Mart günü zalim kral Zuhak’ın sarayına yürüyüşe geçer ve Kawa kralı çekiç darbeleri ile öldürür. Bu zafer nedeniyle Kawa etraftaki tüm tepelerde ateşler yakar ve yanındakilerle birlikte kutlamalar yapar. Böylece Kürt halkı zalim kral Zuhak’tan kurtulmuş olur ve ertesi gün ilkbahar gelir.

Bu miti (mitolojik hikaye) ilk öğrendiğimde bırakın buna inanmayı bir hikâye olarak bile ilginç bulmamıştım. Olsa olsa bir çizgi film senaryosu olur, diyebileceğim bir metin algısı oluşmuştu. İnanma ihtiyacından doğan saçma bir hikâye kurgusu…

Ama en az bu hikâye kadar inanamadığım ve saçma bulduğum bir başka olay daha var. O da maalesef günümüzde yaşanan Nevruz Meydan Muharebeleri’dir.

Bu toplum varlığını sürdürdüğü her dönemde, her çağda çok büyük acılar çekmiş; acılarından sabırla çıkmayı ve bahara kavuşmayı başarabilmiş insanlardan oluşur.
Bu toplum “Komşusu açken tok yatan bizden değildir.” sözünü hep önemsemiştir.
Hangi dinden, mezhepten olursa olsun insanlık ve komşuluk ilişkilerini “kokusu gitmiştir” düşüncesiyle pişirdiği yemeği bölüşerek imar etmiştir.
Gelen tabağın geriye boş gönderilmediği bir insani ilişki metodunu dünyanın bütün sosyolojik tanımlarına meydan okurcasına hayatın merkezine yerleştirmiş ve kadim bir medeniyet inşa etmiş toplumdur.

Evet, bu toplum büyük devrimler ve büyük acılar yaşamıştır.
Evet, bu toplum büyük savaşlar, büyük darbeler ve büyük kırılmalar yaşamıştır, ama hiçbir zaman hıncını sokaklardan, aynı toplumda yaşayan bir başka kardeşinden, sokaktaki masum Serap’lardan, belediye otobüslerinden, işyeri taşlamalarından almamıştır.
Bu toplum savaş algısını bile yaşlılara, çocuklara, kadınlara dokunmamak üzerine planlamış insan öldürmeyi, ülke fethetmeyi değil; insan fethetmeyi amaçlayan bir medeniyetin temsilcisidir.

Bu toplum, bir haksızlık karşısında masumiyetini cezalandıranları Allah’a havale edip tevekkül kuşananların yaşadığı dünyanın en gerçekçi adalete duygusuna inanların yurdudur.

Siz bu topluma ne yaptınız böyle?
Sabah işe gelirken radyoda haber bültenleri yeni bir dünya savaşından bahseder gibi tedirgin edici uyarılar yapıyorlardı.

Neden?

“Sokaklarımızı kan gölüne çevirecekler.” cümlesini bu ülkede kendine yakıştıracak tek bir Kürt var mıdır?
Varsa neden kendini Kürt diye tanımlar?
Neden “Bizi ötekileştiriyorsunuz…” derken ısrarla bu kimliğe vurgu yaparak asıl ötekileştirmeyi kendi yapar?
Neden Kürt Türk, falan filan değil; her şeyden önce insan olduğumuz unutulur?
Hangi aklı başında insan, içimizde açan bahar çiçeklerine Molotof kokteyliyle saldırır?
Hangi insan cani bir terör örgütünü içinde bahar geçen bayrama ortak edebilecek kadar çıldırmıştır?
Sorular sorular sorular…
Üstelik ortada bir bayram varsa bu sadece falanın filanın değil, bu toplumun bayramı değil midir?
Bugün ötekileştirildiklerini iddia eden Kürtler meydanlarda beraber bu bayramı kutlamak istesek, Türk bayrağının açılmasına izin verecek erdemi ve olgunluğu gösterebilecekler midir?
Ellerine kaldırım taşı, Molotof kokteyli vererek çocuklarına polis taşlatan ailelerin amacı bahar geliyor diye kutlama yapmak mı, yoksa zalim kral Zuhak’ın intikamını bu ülkenin güvenlik kuvvetlerinden almak mıdır?
Esenyurt’ta İETT otobüsüne atılan Molotof kokteyli yüzünden yanarak ölen Serap, hepimizin kızı değil miydi?
Diyarbakır’da dershaneden çıkan öğrencileri bombalamak Zuhak’ın yaptıkları kadar zalimce değil mi?
Bir kere de meydanlara toplanıp Kürtlerin temsilcisi olduğunu iddia eden bu zalimlere karşı “Defolun!” diye bağırmak niye kimsenin aklına gelmez?

Siz ne yaparsanız yapın:
Bu ülkenin insanları kandil geceleri birbirleri için dua etmeyi bırakmayacaklar!
Bir bayram namazı çıkışında tanımadığımız insanlara sarılarak kardeş olmaya devam edecekler!
Kurbanlarını ayrım gözetmeksizin dağıtmaya; uzakları yakınlaştırmaya devam edecekler!
Siz ne yaparsanız yapın, bu toplumun insanları birbirlerini sevmeye, bir arada yaşamaya ve birbirlerine çorba pişirip götürmeye devam edecekler.
Siz ne yaparsanız yapın, zalim Kral Zuhak’ın elinden sizi kurtaran iyi insanlar var olmaya devam edecek.
Ve bahar kursağımızda bıraktığınız yaşama sevincine rağmen gelecek.

Nurdal Durmuş
Yazarı Sosyal Medyadan Takip Etmek İçin;

web : http://www.nurdaldurmus.com
facebook : http://www.facebook.com/nurdaldurmus
twitter : http://www.twitter.com/nurdaldurmus

Her Şeyden Önce İnsandım, Unuttum!

on5yirmi5.com yazıları, Politika & Gözlem, Video kulübü 20 Yorum »

rachel corie

“Olmamız gereken yerde olan, ölmemiz gereken yerde ölen cesur kız Rachel’e”

Bugün 16 Mart Dünya vicdan günü.

Vicdan, dünyanın bütün adalet sistemlerini yanıltsak bile kendimizi mahkûm eden bir iç ses. Belki de en yalın ifadesiyle, yastığa başımızı koyduğumuzda olmadı, yanlış yaptın, yapmamalıydın diyen bir uyarıcı. Vicdan belli ki, vahyin insan içinde sürekli yaşayan tek yansıması. Dünyanın her yerinde, hangi siyasi görüşten, dinden, ırktan ve ideolojiden olursa olsun tüm insanların üzerinde mutabık kalacağı tek ortak düşünce.
Bu açıdan bakıldığında vicdan; bırakın tamamen ortadan kalkmasını, birazcık eksikliğinin bile dünyayı nasıl da yaşanmaz hale getirebileceğini gösteren tek gerçek duygu!

Habil ile Kabil’le başlayıp, insanlık tarihi kadar eski olan çıkar savaşları, iyiyle kötünün, zalimle mazlumun, güçlüyle zayıfın mücadelesi, en küçük kabilelerden günümüzün modern dünyasına, bireysel yaşam alanlarından, toplumsal hayat standartlarına kadar her alanda sürekli devam eden bir harp sahnesini andırıyor. İşgallerin, savaşların, bireye yönelik şiddet ve işkencelerin, en temel özgürlük haklarından mahrum bırakılmaların bile sıradan bir haber algısından öteye geçmediği kirli bir dünyada yaşıyoruz. Yaşadığımız hayatı her gün daha fazla vicdansızlık dalgalanmalarına terk etmemek, erdemli ve yaşanılabilir bir hayat inşa etmek, vicdanlı insanların sayısını artırmak zorunda olduğumuz bir gerçek olarak önümüzde durmaktadır. İnsana ve yaşadığı çevreye yönelik onur kırıcı eylemlerin zindanlardan, hücre ve karakollardan çıkıp sokaklara, evlere bulaştığını; tepkiyi, lanetlemeyi, hesap sormayı, dua etmeyi unutan insanlığın yakındığı şeyle, yaşadığı şeyin aynı olduğunun farkına vardığı yeni bir akla ihtiyaç duymaktayız! Modern insanın farkındalık bilincini yeniden kazanacağı ortak bir akla…

Bu farkındalık bilincimiz olsaydı; dünya’da sadece son on yılda savaşların yol açtığı nedenlerden dolayı öldürülen çocuk sayısı 2 buçuk milyonun üzerinde olmazdı! Bu sayının iki katından fazla çocuk ve masum insanımızı savaşların yol açtığı kalıcı sakatlıklar ve hastalıklarla baş başa bırakmazdık! Dünya’nın en zengin 24 kişisinin servetlerinin sadece %4’ünün tüm dünyanın açlık sorununu tamamen ortadan kaldıracak güçte olduğunu bilir ve her yıl yaklaşık 8 milyon insanın açlıktan ölmesini engelleyebilirdik! Hala, dünyanın çözemediği bir Ortadoğu sorunumuz kalmazdı. Afganistan, Irak ve Gazze vahşeti olmaz, İsrail’in modern silahlarını Rachel ve vicdanlı insanların üzerine doğrultarak yıktığı evler ve Gazze hapishanesi utanç belgesi olarak ortada kalmazdı. Darfur, Somali ve Afrika ülkelerinde dünyanın en değerli madenlerine sahip olduğu halde sömürülen ve açlıktan ölen insanlar olmazdı. Pippa Bacca’nın beyaz gelinliği kirletilmez, katledilmezdi. İzmir’de 18 aylık bir bebeğin bedeninin kirletildiği haberlerini adli tıp raporlarından okumaz, okusak bile, o şehre atom bombası düşmüşçesine hayretler içinde kalırdık! Üniversite kapılarında bekleyen kızlarımızın umutları, evrensel insan hakları beyannamelerini ve evrensel hukuku ağızlarından düşürmeyen hukuk adamlarının vicdansızlığına kurban edilmezdi. Siirt’te faili meçhul cinayetler asit kuyularında eritilmez, cami bombalama, kendi uçağını düşürme, stadyumları hapishaneye çevirmek gibi akıl almaz sözde harp planları yapılmazdı! Farkında olsaydık, yüzümüzde bin yıllık acıların derin izleri kalmazdı!
Örnekleri çoğaltmak mümkün. Sadece birkaç hadise bile yaşadığımız dünyanın nasıl bir cehennem olduğunu görmek “insanlık, vicdansızlığın ve acının başka hangi rengini görmeli ki?” sorusuna cevap bulmak için yeterli.

Farkında mıyız bilmiyorum ama gözümüzün önünden geçen binlerce görüntüyle her gün tekrarlanan acılara artık duyarsızlaşıyor ve ne yazık ki vicdan kıyımının seyircisi oluyoruz.

Bizim kanıksamış gözlerimiz, dumura uğramış vicdanlarımız, artık yalnızca dünya haber ajanslarının ayyuka çıkardığı vicdansızlık görüntülerinin karşısında, hemen alışmaya ve hızlıca unutmaya entegre oluyor. Modern dünyanın bencil sömürü düzeni olan vicdansızlık dalgası, maddeyi maneviyata karşı kullanmakla kalmıyor, insanlığı müthiş bir dünya hırsına da duçar ediyor. Bireysel hazların, toplumsal yaşam koşullarına bencil şekilde müdahalesini sağlayarak, insanlığı asrın en büyük vicdan hastalığı olan, “hemen alış ve hızlıca unut” belasına bulaştırıyor.
Kısaca büyük kırılmalar bitmiyor. Vicdansızlık her gün çığ gibi büyüyor. İnsan insanı kırıyor, incitiyor, örseliyor, küstürüyor. Bachmann’ın, “savaşlar başlamıyor artık, sadece sürdürülüyor” sözü yaşadığımız çağda evde, sokakta, meydanlarda, siyasette, gazete sayfalarında, TV haberlerinde devam ettiriliyor.

Dünyayı yönetenlerse kendi vicdanlarını ülke çıkarları, reel politika gerçekleri, ekonomik göstergeler bahanesiyle küresel sermaye pazarlarında satılığa çıkarıp, vicdansızlığı gelenekselleştirip neredeyse sıradanlaştıran, daha uygar, daha eğitimli ve teknik donanımı daha güçlü vicdan cellâtlarına dönüşüyor. Silah pazarlarını büyütüyor.
Küresel vicdansızlık dalgası, sinema ve medyanın da yönlendirmesiyle kabul edilmesi gereken bir iyilikmiş gibi; bazen özgürlük bahanesiyle, bazen dünyayı terörden kurtarma bahanesiyle ülkeler işgal ediyor, çocukları ve masum insanları katlediyor.

Ve tüm olup biten bu hadiseler dünyayı ayağa kaldırmıyor.

Dışımızdaki büyük gürültülere vicdanlarımızın kulaklarını tıkamak acılarımızı hafifletmez ve gerçekleri değiştirmez.

Bugün bu gerçeğin farkına varmamız gerektiğini kendimize hatırlatma günü.
Bugün, 16 Mart 2003 tarihinde ülkesi yeni bir savaşın ve işgalin şehvetini yaşarken, 23 yaşında Amerikalı genç bir kızın çoktan kanıksanmış çocuk ölümlerinin, yıkılan evlerin önüne vicdanını siper edip buldozerlerin önüne yattığı gün!
Bugün Rachel’le bir olup portakal ağaçlarını kökünden söken, yeni yerleşim yerleri işgal eden, evler yıkan, masum insanları katleden, bireysel özgürlük alanlarını inançları nedeniyle işgal eden bütün sömürü düzenlerine karşı direnme günü.
Bugün, bütün insanlığın söz konusu olduğu yerde, insanın bireysel yaşam koşullarından vazgeçip yaşadığı dünyayı düzeltmek için ne yapması gerektiğini düşünmesi gereken gün!

Bugün, 16 Mart 2003′ tarihinde İsrail tanklarına karşı vicdanını siper ederek katledilen Rachel Corrie’nin hatırasına atfen, Otuzuncu Harf Edebiyat ve Düşünce Dergisi tarafından 2006 yılında ilan edilen Dünya Vicdan Günü.

16 Mart dünya vicdan günü Naci el Ali’nin, şeyh Ahmet Yasin’in, Edward Said’in, Aliya İzzet Begoviç’in, Hasan Aycın’ın, Rachel Corrie’nin ve hepimizin kardeşi olan Hanzala’nın bu vicdansızlık deryasına yüzünü dönmeden merhametin kısık sesiyle dua ettiği gün!

Dünya Vicdan Günü; dünyamızı, şehrimizi, evimizi, kalbimizi, zihnimizi açık hava morguna çevirmek isteyenlere karşı duruşumuzun en insani göstergesi.

16 Mart Dünya Vicdan Günü; cinsiyeti, dili, dini, rengi, ırkı ne olursa olsun Gazze’li çocuklardan Vietnamlı kadınlara, Diyarbakır’dan Somali’ye dünyanın her yerinde vicdan sahibi herkesin bir gün aynı şarkıyı söyleyeceklerine inananların günü.

Nurdal Durmuş – Bu makale 16 mart Milli Gazete kültür sanat sayfasında yayınlanmıştır.
Nurdal Durmuş
Yazarımızı Sosyal Medyadan Takip Etmek İçin;

facebook : http://www.facebook.com/nurdaldurmus
twitter : http://www.twitter.com/nurdaldurmus

16 mart dünya vicdan günü

Kadın olmak!

on5yirmi5.com yazıları, Sosyoloji 13 Yorum »


Kadınlar:
Anne, sevgili, eş…
Ezilen, sevilen, uğruna cinayetler işlenen, ölünen, öldürülen…

Delirten…
Aşk duygusunu insana tanıtan, tattıran…
Bazen melek, bazen şeytan, bazen ateş ya da iffet…
Ya Züleyha, ya Leylâ ya da Meryem!

Türkiye’de kadın olmak:
Toplumumuzda kadına yönelik şiddet ve ayrımcılığın; çocuğun cinsiyetinin erkek olması isteği; çeyiz, başlık parası, namus cinayetleri; evlilikte hırpalanma, dayak, tecavüz, ekonomik ve psikolojik baskı; kadın ticareti, fahişeliğe zorlama, kadını “evdeki her işi yapma zorunluluğu olan köle” gibi gören bir zihniyetten kaynaklandığı söylenebilir. Yine de dünya geneline baktığımızda kadına yönelik şiddetin en az yaşandığı ülkelerin başında Türkiye’nin geldiğini söylemek yanlış olmaz. Kadına yönelik suç oranlarına baktığımızda Macaristan, Fransa, İsrail ve komşumuz Yunanistan’da ülke genelindeki tüm suçların yüzde 15’i; ABD, Almanya, İsveç, Portekiz gibi ülkelerde yüzde 20’sini kapsamaktadır. Uluslararası araştırmalar Türkiye nüfusunu oranladığında bu payın tüm suçlar içinde sadece yüzde 7 olduğunu ve şiddet konusunda birçok ülkenin gerisinde iyi bir imaja sahip olduğumuzu göstermektedir.

Asya’da kadın olmak:
Asya ülkeleri başta olmak üzere dünyanın pek çok yerinde doğacak çocukların erkek olması yönündeki beklenti ve istek, kadınlar üzerinde aşırı psikolojik şiddet etkisi oluşturmaktadır.
Özellikle Hindistan ve Çin’de, daha ana karnındayken cinsiyetleri öğrenilir öğrenilmez kız çocuklarının öldürülmesi çok yaygın. Bu durum toplumda ciddi travmalara ve intihar vakalarına yol açmış durumda.

Afrika’da kadın olmak:
Afrika kıtasının büyük bir bölümünde kadınların en çok maruz kaldığı şiddet türü asittir. Çünkü Afrika’da asit günlük yaşamda kullanılan en etkili savunma silahı olarak algılanıyor. Bulması kolay ve ucuz. Bıraktığı izin kalıcılığı nedeniyle “Hata yaptı ve cezasını buldu!” şeklinde yaygınlaşan bir savunmanın en belirgin izdüşümü. Afrika’da aside maruz kalan kadınların yaptıkları en büyük “hata” ise, evlenme teklifini reddetmek ve cinsel ilişkiyi kabul etmemektir.

Hindistan’da Kadın olmak:
Hindistan sosyolojik olarak tanımlaması bilimsel verilere dayandırılmadan ele alınması gereken dünyanın en garip ülkelerinden biridir. Bu garipliklerden ve kadına yönelik şiddetin en garip tecelli ettiği ülkede bilinenin aksine erkekler evlenecekleri kızların ailelerinden para alır. Erkek evlenmeden önce, kızın babasıyla uzun bir pazarlığa oturur. Fakat bizdeki gibi başlık parası vermek için değil, kızıyla evlenmesi karşılığında alacağı ‘drahoma’ için. (Drahoma: kız tarafının, onunla evlenecek erkeğe ailenin durumuna göre para ya da mal vermesidir.) Pazarlık bitse de egemen erkek evlendikten sonra, aldığı parayı ya da malı az bulur ve kızın ailesinden daha fazlasını istemeye başlar. Ödenmezse yeni bir kızla evlenmek ve para almak için eşini dövüp, sonra yakar. Bu şekilde yakılan insan sayısı resmi istatistiklere göre günde 5 kadındır. Bir o kadarı da kayıtlara “Mutfakta elbisesi tutuştu, kaza oldu, yandı.” diye geçiyor. Sonra yeni bir kız peşine düşülüp ailesinden evlenme karşılığı para istenmeye devam edilir…

Kısaca Kadınlar:
Afrika’da köle, Batı’da işçi, Doğu’da çocuk yaşta anne!
Ortadoğu’da kimsenin umursamadığı, görmezden geldiği ‘değersiz’!
Kadınlar en çok bizim toplumumuzda Anne.

Kendimizi gazete manşetlerine, haber bültenlerine kaptırıp toplumsal dokumuzu zedeleyecek duygulara göre değerlendirmemeli; kadına verilen en şerefli “anne” olmak hediyesini elinden almamalıyız.
Özellikle kadının ekonomik bağımsızlığını kazanması, Medya’nın garip bir propaganda yöntemiyle özgürlük temelli yürütülen tartışmalarla aile yapısını zedeleyecek ve sınırları belli olmayan bir özgürlük algısı yalanına inanılmaması gerekiyor.

Bildiğimiz en temel gerçek şu ki kadınlar; Kapitalizmin reklam objesi, Komünizmin seks kölesidir.
Bırakın da İslam’ın “cennetin onların ayakları altında” olduğu ve toplumuzun onlara verdiği annelik değerini, mertebesini yaşayarak kadın olduklarını hissetsinler.

Ne reklamların pazarlama malzemesi olsunlar, ne meydan okuyacak kadar özgür olsunlar, ne de böyle bir özgürlük anlayışı olması gerekiyormuş palavrasına inansınlar.

Bir kadına verilecek en büyük değer, onun bir erkekten farkı olmadığı gibi saçma bir özgürlük modeline inandırmak değil; onun bir eş, bir anne ve kadın olarak değer açısından herhangi bir insandan zaten hiçbir farkı olmadığını hissettirme erdemidir.

Eski zamanlarda yaşamış kadın, anne olarak kadın ve gelecekteki kadın hep başımızın tacı olsun.

Çünkü mutlu günler hep kadınlarla mümkün.
Allah eksikliklerini göstermesin.

Nurdal Durmuş – 8 Mart Dünya Kadınlar Günü

web : http://www.nurdaldurmus.com
facebook : http://www.facebook.com/nurdaldurmus
twitter : http://www.twitter.com/nurdaldurmus

Bugün Cumartesi!

Denemeler & Günlükler, on5yirmi5.com yazıları 25 Yorum »


Bugün Cumartesi ve hayatımda önemli sayılabilecek yeni bir şey yok!
Ofise geldim ve bir bardak çay eşliğinde Sting’in “Shape of My Heart” şarkısını dinliyorum.
Cumartesi çalışmalarından nefret ediyorum. Uzun zamandır sinemaya gitmedim.
Bilgelik taslamak için okuduğum kitapları da yazmayacağım. Ama en sevdiğim kitaplardan birinin Saint Exupéry’nin Küçük Prens’i olduğunu söyleyebilirim. Evet, okudum adamım!
Doğu-Batı, ünlü ünsüz binlerce kitap okudum. Roman, felsefe, eleştiri, sosyoloji, biyografi, inceleme, tez…
Ne yapayım?

Hiçbiri “Küçük Prens” kadar sevimli gelmedi bana.
Evet, en iyi kitaplar bilmediğimizi öğretenlerdir belki…
Ama bilirsin öğrenmek ayrı şey, sevmek ayrı şeydir!
Ben sevdim, çok sevdim…
Hepsi bu!

Bugün Cumartesi…
Çay içmeli, kalın giyinmeli, deniz taşlamalı, cemaatle namaz kılmalı, aynaya bakmalı, seyahat etmeli, Sezen Aksu dinlemeli.
Bugün kitap okunmasa da olur.
Arkadaşları aramalı, havadan sudan konuşup kafa dağıtmalı.
Bugün her şeyi bilmemek, politikaya bulaşmamak en iyisi.
“Hayat zor!” diyenlerin işini kolaylaştıracak tek cümle “Derin nefes al ve şükret!”tir.

Bugün cumartesi…
Uzun zaman oldu haberleşmeyeli, görüşmeyeli.
Seninle bir labirentin içinde benzer izler bırakarak, onları takip ederek, konuşmadan, görüşmeden, sadece işaret diliyle anlaşabilmek tarifsiz bir duygu.
Bir radyoda dinlediğimiz şarkıya ayrı şehirlerde beraber eşlik ediyor olmak; yol, tabela, bir eşya ve her şey.
Bilirsin aslında “İnsanlar içinde de yalnızdır insan.”
Ama bu gizem çok heyecan verici.
Bazen yokluğun kendini o kadar çoğaltıyor ki varlığının bir anlamı kalmıyor.
Yine de bilirsin ben içinden tren ve deniz geçen şehirleri severim. O yüzdendir İstanbul’u senin kadar sevmem.

Bugün cumartesi…
İçimden deniz sıkıcıdır, yorucudur. Hayat dağlardadır, ovalarda, çiçeklerde, kırlarda, ormanlarda, erik ve kiraz ağaçlarında demek geliyor.
Bir çeşme başında, bir göl kenarında, bir ırmakta…
Hayat sıradan değildir, farklılıklardan haz alır.
Hayat maceraperesttir ve hayal kimsenin yapılamaz, gidilemez, erişilemez dediğini yapmaktır.
Bahar gelsin artık diye dua ediyorum.
Bugün cumartesi ve “Senin yaratılman ne kadar güzel!”

Nurdal Durmuş
Yazarımızı Sosyal Medyadan Takip Etmek İçin;

facebook : http://www.facebook.com/nurdaldurmus
twitter : http://www.twitter.com/nurdaldurmus